
Bu neden böyeldir?
Şu nasıl çalışır?
Neden bunu yaparız?
gibi sorular mutlaka sormuşsunuzdur kendinize… Ben de bulduklarımı yayınlayacağım. Belki sizin de merak ettikleriniz vardır içinde …
BİLGİSAYAR NASIL ÇALIŞIR?
Bilgisayarın nasıl çalıştığını bilmek neden bu kadar önemlidir? Bazılarımız bilgisayarları kafalarında fazla büyütüyor. Hatta insanları kontrol ettiğini veya daha akıllı olduğunu düşünenlerimiz bile vardır. Ne kadar karışık ve komplike gibi görünselerde bilgisayarlar hiçbir zaman bizi kontrol etmek amacıyla yapılmadı.
Peki bilgisayarlar hakkında daha fazla şey öğrenmek için ne yapmalısınız? Sadece biraz okumayı sevmek ve bilgisayarı biraz kurcalamak.
![]() |
Yakından tanıdığımız ve çok sevdiğimiz bilgisayarlar o kadar uzun süredir bizimle değildi. İlk ev bilgisayarı 1977 yılında satışa çıkartıldı.
Günümüzde bilgisayarlar küçük, hızlı, güvenilir ve oldukça faydalıdır. Ancak 1977’de durum böyle değildi. Fakat temelde aynı şekilde çalışıyorlardı. Her ikisi de veri alıyor, veri saklıyor, verileri işliyor ve sonra da tıpkı beyinlerimizin yaptığı gibi verileri gönderiyorlardı.
Bilgisayarı tanıyalım…
Bilgisayarla bir iş yapmak için yazılım, donanım ve girdi kombinasyonuna ihtiyacınız vardır.
Donanım, bilgisayarın kendisi gibi aygıtlardan, monitör, klavye, yazıcı, fare ve hoparlörlerden oluşur. Bilgisayarınızın içersinde merkezi işlem birimini (CPU) oluşturan ana kart da dahil çok daha fazla sayıda bit yer alır. Aygıt yazılımdan aldığı komutların işlemini yapar ve görevleri yerine getirir yada hesaplamaları yapar.
Yazılım, belirli işlemleri yapmak için bilgisayarınıza yüklediğiniz programlara verilen isimdir. Macintosh için Apple OS veya PC’ler için Windows XP yada Linux gibi işletim sistemleri vardır. Ayrıca oynadığımız oyunlar yada mektup yazmak veya matematik sorularını çözmek için kullandığımız araçlar gibi uygulama yazılımları vardır.
Bellek
Bir bilgisayarda saklama işlevi çok farklı boyutlarda, türlerde ve şekillerde gerçekleşir. Ancak iki genel saklama türü vardır: kısa süreli ve uzun süreli. Sıradan bir bilgisayarda RAM, ROM, sanal, ön bellek ve çesitli uzun süreli saklama aygıtları gibi çeşitli bellek türleri vardır. Her bir bilgisayar bellek türünün belirli bir işlevi ve amacı vardır.
Bilgisayar bellegi baytlarla ölçülür. Tek bir bayt sekiz sira haline olan 1’ler ve 0’lardan olusur. Bilgisayar bu 0’lar ve 1’lere göre bilgilere erisir ve onlari saklar. Her bir tusa basma veya karakterle bir bayt bellek kullanilir.
ROM
ROM, yada salt okunur bellek, kalıcı, uzun süreli, geçici olmayan bellektir. Geçici olmaması bilgisayar kapandığında da kaybolmaması anlamına gelir. Ayrıca herhangi bir şekilde silinemez yada değistirilemez. ROM’un amacı başlatma yada önyükleme işlemini kontrol eden girdi/çıktı sistemini (BIOS) kaydetmektir.
RAM
ROM’un aksine RAM, yani rasgele erişimli bellek sadece bilgisayar açıkken çalışır. Bu bellek bilgisayarın her işlemini teker teker kontrol ettiği için çok önemlidir. RAM’a ilk giden şey İşletim Sistemidir. Daha sonra RAM’e oynayacağınız bir oyun, İnternet tarayıcı yada istediğiniz başka bir program gider.
![]() |
İlk kişisel bilgisayarlar sadece 64K’lik RAM’a ihtiyaç duyuyordu. Bugün bu sayı oldukça fazladır. Fotoğraflar, sesler, hatta RAM’a giden filmlerle beraber artık milyonlarda bayta gerek vardır. Mesela şu anda kullandığım bilgisayarda 512 MB’lık yani 512.000 bayt RAM var.
Son birkaç yılda çok işlemlilik RAM’e olan talebi arttırdı. Çok işlemlilik bilgisayarda aynı anda birden fazla programı çalıştırabilme özelliğidir. Örneğin çoğu insan bir taraftan Word’ü kullanırken bir taraftan da İnternet Expoler’ı kullanmayı tercih edebilir. Bu, her iki programında çalışması daha fazla RAM’e ihtiyacı doğurabilir.
Saklama Aygıtları
RAM ve ROM bilgisayarların çok önemli parçaları olabilir, ancak bilgisayarınızda sabit sürücüler ve disk sürücüleri olmadan saklama aygıtları o kadar da faydalı olmaz.
Ev bilgisayarınızda bulunan en yaygın saklama aygıtları şunlardır:
Disket
Manyetik film ile örtülü yuvarlak plastik bir yüzeyi vardır. Ortalama 720 k ile 1440 k arası bilgi saklarlar.

Sabit Disk
Disk adı verilen yuvarlak metal plaka metal havalı sıkı kabuklarla kaplanmış haldedir. Bunların büyüklüğü genellikle 40 ile 200 gigabayt (1000 MB=1GB) arasında değişir. Sabit sürücünün işlevi verileri tüm dosyalara ve bilgisayarın kullanılacağı yazılıma saklamaktır. RAM tarafından kullanılan herhangi bir dosya yada yazılım programı büyük bir olasılıkla sabit diskten gelecektir.
CD-ROM
CD’nin işlevi bir çok sayıda veri saklayabildiği için sabit sürücüye çok benzer. Bunları birbirinden ayıran özellik ise taşınabilir olması ve optik saklama teknolojisidir. Ayrıca sabit disketlerle karşılaştıldığında saklama kapasiteleri çok daha sınırlıdır. Sadece yaklaşık 650 MB’a kadar bilgileri saklayabilirler. Diğer bir önemli fark ise CD’lere verileri yazacak özel bir sürücülerinin olmasıdır. Aksi halde sadece okunabilirler.
DVD-ROM (Dijital Video Diski, salt- okunur- bellek)
DVD’ler yazılabilmeleri ve lazerle okunabilmeleri yönünden birbirlerine çok benzerler. Sabit sürücüler manyetik dalgaları saklama verilerini kullanırlar. Ancak CD’ler ve DVD’ler diskte verileri yazdırmak ve okumak için ışık (lazer) kullanırlar. Bu uzun ve kısa pitler daha sonra saklanır veya diskin yüzeyine yazdırılır. Bunlar sadece lazer teknolojisi ile okunabilir. Yeni DVD teknolojisi normal bir CD’nin saklayabileceği bellek miktarinı arıtrmıştır. DVD’lerin boyutları ise 4.34GB (1000 MB=1GB) ile 7.95 GB arasında değişir.
İşlem Yapma
Eğer birisi bilgisayarın beynini bulmak zorunda kalsaydı, bunların kesinlikle mikro işlemciler olduğu söylenebilirdi. Mikro işlemci genellikle CPU (Merkezi İşlem Birimi) olarak adlandırılır. Mikroişlemci bir posta pulu büyüklüğünde çiptir. İşlemci bilgisayarın en önemli parçasıdır. Mikroişlemci verilerin nasıl saklanacağını kontrol eder ve veri akışını yönetir.
Genellikle bir bilgisayar mikroişlemcisinin gücüne göre tanımlanır. Daha yüksek işlemci hızına sahip çipler ve daha yeni tasarım en iyi performansı ve en yeni teknolojilere erişimi sağlar. Çoğu kişisel bilgisayarda mikroişlemci Intel ve AMD tarafından yapılmıştır.
Girdi
Bilgisayarın en iyi özelliklerinden birisi de bilgisayara komutlar verebilme ve onu bilgi ile besleme yeteneğidir. Herhangi bir girdi aygıtı olmadan bu imkansızdır. Girdi aygıtları bir dizüstü bilgisayardaki klavye gibi bilgisayara monte edilmiş halde olabilir yada bir kablo ile bilgisayara baglanmış olabilir.

En yaygın girdi aygıtı klavyedir. Buna benzer bir çok aygıt vardır, örneğin: fare, iztopu, dokunmaya duyarlı tablet, dokunmaya duyarlı ekran, kalemler, oyun çubukları, tarayıcılar, çubuk kod okuyucular, video ve dijital kameralar, mikrofonlar.
Output – Çıktı
Girdi önemlidir, fakat bunun kadar önemli olan bir diğer şey de bilgisayarın ne yaptığını okuyabilme yeteneğidir. Bilgisayar çıktı aygıtları kullanıcıya hizmet edecek şekilde kullanılır. En yaygın girdi aygıtı monitördür. Ancak çoğu monitörle beraber mükemmel çıktı aygıtları olan hoparlörler ve yazıcı da verilir.
Bir Arada Bunlar Nasıl Çalışır?
Bilgisayarınızı açtığınızda bir girdi yapmış olursunuz. Daha sonra sistem CPU’ya belirli programları başlatmasını ve donanım aygıtlarını yeni girdilerinizi alacak şekilde açmasını bildirir.
Sonraki aşamada ise kullanmak istediğiniz programı seçersiniz. Programı başlatmak için program ikonuna tıklar yada bir komut girersiniz. İnternet tarayıcı programınızı örnek alarak başlayalım. Program başladıktan sonra, artık talimatlarınız için hazır hale gelmiştir. Ya bir adres girersiniz (URL-http://matrax.wordpress.com gibi) yada önceden kaydettiğiniz herhangi bir adresi seçebilirsiniz.
Her iki durumda da bilgisayarınız artık artık ne yapmak istediğinizi biliyordur. İnternet tarayıcısı yazılımı daha sonra bu adresi arar ve gerektiğinde modem gibi diğer donanım aygıtlarını başlatır. Eğer doğru adresi bulabilirse, tarayıcı daha sonra bilgisayara web sayfasından telefon kablosu yada kablo aracılığıyla bilgisayarınıza bilgileri göndermesini söyler. Sonunda da aradığınız web sayfasını görürsünüz.
Eğer sayfa yazdırmaya karar verirseniz yazıcı ikonuna tıklayın. Böylece yine bilgisayara ne yapacağını söyleyen bir girdi vermiş olursunuz. Tarayıcı yazılımı bilgisayarınıza bağlı bir yazıcı olup olmadığını ve bunun açık olup olmadığını belirler. Yazıcınız kapalıysa bunu açmanınızı hatırlatır, sonra da kablo aracılığıyla bilgisayarınızdan yazıcınıza web sayfası hakkındaki bilgileri kablo aracılığıyla yazıcıya gönderir, böylece çıktı alırsınız.
Kaynak: SoyleNasil.Com
———————————————————————————–
NEDEN HIÇKIRIK TUTAR?

Akciğerlerimiz kaburgalarımızın içinde birer torba gibi dururlar. Nefes aldığımızda bu torbalar içerlerine alabildikleri kadar hava alarak şişerler. Göğsümüzü karnımızdan ayıran ve akciğerlerimizin altına bitişik büyük bir kas olan diyafram, büzüşerek ciğerlerimizin genişlemesini sağlar, nefes almamıza yardımcı olur.
Süratli yemek yenildiğinde, yutkunma neticesinde yemek ile birlikte bir miktar da hava alınır. Hıçkırık, yiyeceğin yüzeyine yapışarak sindirim sistemine giren bu havayı atmak için sistemin gösterdiği bir tepkidir. Diyafram süratle büzüşerek, çok ani ve hızlı nefes almamızı sağlar. Bu arada boğazımızın üst tarafında, ses tellerimizin bulunduğu kısımda bir kapanma olur ve buradan geçen hava bir an bloke edilir. Bu da ‘hıck’ şeklinde bir sesin çıkmasına neden olur.
Midedeki bir olayla diyaframın ilişkisi, bu iki organdaki sinirlerin birbirine çok yakın hatta iç içe geçmiş olmalarındandır. Bu nedenle en çok yemekten sonra hıckırırız. Sindirim işlemi bittikten sonra hıçkırık olmaz. Hıçkırığı önlemek için çok çeşitli öneriler vardır. Baş aşağı durmak, yavaş yavaş su içmek, kollan yukarıda tutmak, nefesi tutmak, ileride bir noktaya bakarak derin nefes almak, buzlu su içmek, nefesi tutarak üç kere yutkunmak, nane yutmak, parmağı kulağa bastırarak su içmek ve korkutmak gibi.
Bunlardan korkutarak insanı şok etmek, dolayısıyla sinir sistemini etkilemek, derin nefes alarak diyaframın mideyi itmesini sağlamak ve de kandaki düşük karbondioksit seviyesinin hıçkırığın oluşumunu hızlandırdığı bilindiğinden nefesi tutmak en mantıklı önlemlerdir.
Aslında ise bu önlemlerin hiçbirine gerek yoktur. Hıçkırıklar yaklaşık 5 saniyede bir olur ve genellikle bir dakikadan fazla sürmezler. Siz önlemlerle uğraşırken, o zaten kendi kendine kesilir. Hıçkırığı kesmek için kabul edilen genel görüş hiçbir önlemin hıçkırığı kesmediğidir. Ancak aylarca süren istisnai durumlarda, muhakkak tıbbi müdahale gerekir, hatta bu durumlarda sinirler üzerinde operasyon yapılması bile gündeme gelebilir.
Çok miktarda biber yemek gibi kimyasal yanmaların, enfeksiyonların ve ülser gibi hastalıkların da hıçkırığı meydana getirebilecekleri ileri sürülüyor. Hıçkırık süresince bir şey yememekte ve içmemekte fayda vardır, çünkü bu sırada tekrar fazla hava alınabilir.
Hıçkırığı önlemek için en iyisi yemeği yavaş yiyin, çok miktarda yemeyin, yemek yerken karbonatlı içki içmeyin, yemeğe konsantre olun, çok konuşmayın ve gülmeyin. Yemeğe saygınız ne kadar artarsa, hıçkırık o kadar azalır.
———————————————————————————–
NEDEN TRAFİK LAMBALARI KIRMIZI, SARI VE YEŞİLDİR?

Trafik ışıklan uygulaması, önceleri demiryollarının trenleri kontrol için uyguladığı sinyaller örnek alınarak başlamıştır. Demiryolları idaresi kırmızı rengi ‘dur’ sinyali olarak seçmişti. Kırmızı renk kan rengi olduğundan asırlar boyu tehlikenin, tahribatın ve ölümün simgesi olmuştur. Demiryolları ilk faaliyete geçtiği 1830′lu yıllarda ‘ikaz’ ışığının rengi yeşil, ‘geç’ ışığının ise beyazdı.
Bir süre sonra beyaz sinyal problem yaratmaya başladı. Beyaz renkli ‘geç’ sinyali diğer sokak lambaları ile karıştırılabili-yordu. Ama daha da kötüsü ‘dur’ işaretlerine konulan kırmızı mercekler yerlerinden düşünce ışık beyazlaşıyor, ‘geç’ sinyali olarak algılanıyor ve kazalara yol açabiliyordu.
Sonunda demiryolcular kırmızıyı ‘dur’, yeşili ‘geç’ san rengi de ‘ikaz’ sinyali olarak kullanmaya başladılar. Bilindiği gibi sarı, renk spektrumu içinde en göz alıcı renktir. Böylece makinist bir sinyalin bulunması gereken yerde beyaz ışığı görürse, bir şeylerin yanlış olduğunu anlıyor ve tedbirini alıyordu.
Karayollarına gelince, yollarda sadece atların ve at arabalarının bulunduğu tarihlerde bile dünyanın büyük şehirlerinde trafik sorundu. İlk trafik lambası otomobillerin ortaya çıkmasından çok önce 1868′de Londra’da kullanıldı. Gazla yakılan ve bir eksen etrafında döndürülebilen kırmızı ve yeşil lambalar bir yıl sonra patlayıp, kendilerini çeviren polisi de yaralayınca bu uygulama ortadan kalktı.
Ama öte yandan otomobillerin ortaya çıkması ve şehirlerde dolaşmaya başlamalarıyla birlikte durum iyice kötüleşti. Çeşitli şehirlerde değişik uygulamalar yapıldı. Demiryollarındaki uygulama örnek alındı ama demiryollarında birbirine paralel iki hat vardı. Bu sistem iki yolun kesiştiği kavşaklarda işe yaramıyordu.
Sonunda günümüzdekilere benzeyen ilk elektrikli otomatik trafik lambasını, ilkokul mezunu ve ABD’deki Cleveland’da otomobil sahibi ilk siyah olan Garrett Morgan geliştirdi. 1914′de ilk denemelerine başlayan Morgan 1923′de de patentini aldı. Morgan 1963′de ölümünden az önce patentini 40 bin dolara General Electric firmasına sattı.
Morgan’ın lambaları demiryollarına benzer şekilde bir ‘T’ üzerinde kırmızı ve yeşil iki lambadan ibaretti. Çok geçmeden ikaz anlamında sarı lamba da ilave edildi ve uygulama bütün dünyaya süratle yayıldı.
Aradan geçen yıllara rağmen sarı renk hala ‘ikaz’ anlamındadır ama günümüz sürücüleri onu ‘geç’ sinyali olarak algılıyorlar.
————————————————————————————
FOTOĞRAFLARDA GÖZLER NEDEN KIRMIZI ÇIKIYOR?
Geceleri flaşla çekilen fotoğraflarda genellikle gözler kırmızı çıkar. Peki fotoğraftaki güzelliği bozan bu olay nasıl olur? Neden her zaman olmaz? Neden gündüzleri flaşla çekilen fotoğraflarda olmaz?
Gözümüz iç içe geçmiş üç tabakadan oluşur. En dışarıdaki gözümüzü koruyan ve göz akı da denilen sert tabakadır. İkincisi, kan damarlarından meydana gelmiş ve ortasında göz bebeğinin bulunduğu damar tabakadır. Bu damarlar sayesinde fazla ışıkta göz bebeğimiz küçülür, karanlıkta ise daha çok ışık alabilmek için büyür ama bu hareketi oldukça yavaş yapar. Üçüncü tabaka da retina adı verilen, ışığa duyarlı kılcal damar ağlarından oluşan ağ tabakasıdır.
Köpek, kedi, geyik, karaca gibi hayvanlann gözlerinin arkasında, yani retinalarında ayna gibi, yansıtıcı özel bir tabaka .vardır. Eğer karanlıkta gözlerine el lambası veya araba farı gibi bir ışık tutarsanız, bu ışık gözlerinin içinden yansır ve gözleri karanlıkta pınl pırıl parlar. İnsanların gözlerinin retinasında ise böyle bir yansıtıcı tabaka yoktur.
Fotoğraf makinesinin flaşı çok kısa bir zamanda çok kuvvetli bir ışık verir. Gözbebeğimiz ise bu kadar kısa zamanda küçülmeye fırsat bulamaz. Işık doğrudan retinaya ulaşır ve oradan da doğrudan kılcal damarların görüntüsü yansır. İşte flaşla çekilen fotoğraflarda görülen bu kırmızılık retina tabakasındaki kılcal damarların görüntüsüdür.
Günümüzde, birçok fotoğraf makinesinde, gözün bu kırmızı görüntüsünü azaltacak önlemler alınmıştır. Bu makinelerde flaş iki kere çakar. Birinci çakış resim çekilmeden az önce olur ve gözbebeğinin küçülerek gözdeki yansımayı azaltmasına zaman tanır. İkincisi de tam fotoğraf çekilirken olur ki, gözbebeği olması gereken durumu almıştır zaten. Başka bir önlem de odadaki bütün ışıkları açarak’ gözbebeğinin önceden küçülmesini sağlamaktır.
Geceleri flaşlı fotoğraflarda, gözlerin kırmızı çıkmasının önlenmesinin bir yolu da flaşı objektiften olabildiğince uzak tutmaktır. Günümüzde fotoğraf makineleri o kadar küçülmüştür ki, flaş makinenin bünyesinde ve objektife birkaç santim mesafededir. Flaşın ışığı göze gelip yansıyarak geri döndüğünde doğrudan objektife gelir. Gündüzleri ise gözümüze dışarıdan, her yönden ışık geldiği için, flaşın ışığı bunların arasında daha az oranda gözümüze girer ve kırmızı göz olayı yaratmaz.
————————————————————————————-
İNTERNET NEDİR?
Internet tüm dünyaya yayılmış, bilgi paylaşımı için birbirleri ile bağlantılı bilgisayarlardan oluşan bir ağdır. Internet sözcüğü, İngilizce’de “uluslararası ağ” anlamına gelen “international network” sözcüklerinin birleştirilmesinden oluşmuştur. Bu uluslararası ağın çekirdeğinde birbirine yüksek hızlı bağlantılarla bağlı, sürekli çalışır haldeki bilgisayarlar vardır. Internet’e bağlanmak için bir Internet Servis Sağlayıcı (ISS) aracılığı ile bilgisayarınızı bu bilgisayarlardan birine bağlamanız gerekir. Internet’e bağlandığınızda (veya yaygın kullanımıyla “online” olduğunuzda, bilgisayarınız ister oturduğunuz semtte, ister dünyanın öbür ucunda bulunsun, Internet üzerindeki diğer tüm bilgisayarlarla “konuşabilir”.
Ancak dünya üzerindeki milyonlarca birbirine bağlı bilgisayar olduğunu düşünürseniz bu bağlantı rasgele olmaz elbette. Biraz teknik olan bu konuyu kısaca açıklayalım. Aradığınız bilgilere kolayca ulaşabilmeniz için bu bilgilerin tutulduğu bilgisayarlara ve bu bilgisayarlar içindeki alanlara birer adres verilmiştir. Sizin bilgisayarınızın da bir adresi vardır. Bu işlemi basitçe anlatırsak, ISS’nize telefon numarasını çevirip bağlandığınızda, aslında o ISS’de yer alan bir sunucu bilgisayara bağlanıyorsunuz demektir. Bu sunucu bilgisayar, bağlantı sırasında kullandığınız kullanıcı ismi ve şifrenize göre elindeki boş adreslerden birini (örneğin 212.172.195.135 gibi) Internet Protokolü (IP) numarasını bilgisayarınıza atar. Siz de Web sitelerine, e-posta kutularına bağlanırken aslında bir adres belirtiyorsunuzdur.
Ancak bu karmaşık rakamlar akılda tutulamayacağı için, bu numaraları anlaşılır adreslere çeviren Alan Adı Sunucuları (DNS – Domain Name Server) vardır. Yani Web tarayıcınıza www.bilisimterimleri.com adresini yazdığınızda bu Alan Adı sunucusundan önce IP numarasına bakılır ve bu numarada yer alan Web sayfası, size verilen IP adresi üzerinden Web tarayıcı programınıza gönderilir. Aslında kullanıcıların bu teknik bilgileri bilmelerine gerek yoktur; tüm bilmeniz gereken, Web sitelerine bağlanırken, e-posta kutunuzda size gönderilmiş mesajları alırken, başkalarına mesaj gönderirken kullanacağınız, basit, akılda kalır adreslerdir. Çoğu adresi kendiniz tahmin edebilirsiniz; örneğin bir şirketin Web sitesi adresi büyük olasılıkla, www.sirketadi.com şeklindedir; veya o adres başkaları tarafından alınmışsa buna yakın bir adrese sahip olabilir.
Bunun detaylarına ileride gireceğiz. Ancak şimdilik şöyle diyelim: Web tarayıcı programlarda sık ziyaret ettiğiniz sitelerin adreslerini saklayabileceğiniz listeler sayesinde bunları tek tek ezberlemenize gerek kalmaz, bu listelere adresleri kaydedip istediğiniz zaman çağırabilirsiniz. E-posta kutunuzun veya haber sunucularının adresini ise e-posta/haber okuma programınızı ilk kullandığınızda bir kez tanımlarsınız, her seferinde tekrar yazmanıza gerek kalmaz.
———————————————————————————-









ARAMA MOTORU NEDİR?
Internet’te milyonlarca Web sayfası içinde aradığınız bir bilgiyi bulmanın zor olduğunu düşünüyor olabilirsiniz. Bu işlemi kolaylaştırmak için çok hızlı ve çok yüksek kapasiteli sunucularla Web sayfalarındaki metinleri endeksleyen servisler (Web siteleri) bulunur. Bunların arama dizini (directory), arama motoru (search engine) veya metasearch gibi farklı türleri olabilir.Arama dizini bilgileri kategoriler halinde sıralar, seçme bilgiler vardır, site sahiplerinin gönderdiği özet bilgi içinde arama yapılır. Arama motoru aradığınız sözcükleri içermesi koşuluyla her tür siteyi karşınıza getirir. Metasearch, birden fazla arama motorunda arama yapan sitelere verilen addır.
Aynı anda arama dizini ve arama motoru olan siteler arasında en bilinen örnek Google, AltaVista ve Yahoo!’dur. Bu arama sayfalarında, Arama (Search) satırına istediğiniz bilgileri bulmakta kullanacağınız kilit sözcükleri girerek Search (Ara) düğmesine tıklarsınız; bu sözcüklerin geçtiği Web sitelerinin adresleri liste halinde ekrana gelir. Ancak bu arama motorları da karşınıza bu sözcüklerin geçtiği binlerce sayfa getirebilir.
içimden bi ses bu trafk ışıkları bilgisini lüzumsuz bilgiler ansiklopedisinden bulduuunu soluo (gercekten bole bi kitap var cnku bnde 1. cildi var)
yha bnm bilgisayarıma bir şeyler olduu internetten hiç bir program indirmiyo ve de live msn i açmıyo bilgisayara format atmadan bunu çözümleyebilirmiyim ???
sevgili teknoloji tasarım öğretmenimimz ilknur karalı ye herşey için teşekküer ederim
nizipli-27@kralbenim.com ekleyin